|
|
YILLANMIŞ ANILARIM.
|
| Özlediğim Köy Mevsinleri 3 |
Yaradan her şeyi o kadar muntazam ve nizami yaratmış ki, görebilen için hepsi birer ilham kaynağı oluvermiş. Biz insanlara verilen, duygu, düşünce, sevgi, acı, tatlı, huzur, umut ve hasret gibi tüm vasıfların her birinin, hayata anlamlar kattığını ve yaşam sevincini arttırmakta olduğunu anlamak için çok geç kalmış sayılmayız. Her insanın belirli çağlarda umutları ve hayallerinin kendiliğinden oluşmakta olduğu zamanların bir bölümünde, ben de sekiz veya dokuzlu yaşlardayım. Çocuk yaşlarda en çok hayal edilen oyuncakların birine bugün kavuşmuş. O kadar sevinçliyim ki tarifi imkânsız duygular içerisindeyim. Komşumuz olan koca İsmail aga, daha önce kendi oğlu Garip Hasan abime yapmış olduğu, her bir parçası ağaçtan olan üç tekerlekli bir arabada (bisiklet türü) bana yapmıştı. Bundan sonra her akşamüzeri, araba koşan Pancar Kamil, Vesilenin Nevzat, Ürüstemin Mustafa, Hamit Recep, Garip Hasan, Acamet Ahmet’in İsa gibi hacı Hüsmen aganın evin önünden, arabamı yokuş aşağı doğru salacak ve mahalle çeşmesi virajından, Çoban Mehmet’in kahvenin önüne kadar hiç durmadan inebilecektim. Günler geçtikçe, kimimizde üç tekerlekli kimimizde dört tekerlekli ağaçtan arabalarımıza biner, zaman zaman arabası olmayan arkadaşlarımızın da gönüllerini almak üzere emaneten verir, onların da meraklarını gidermelerini sağlardık. Rahmetli Ahmet dedem 2 yıl önce İstanbul’dan gelirken, sekiz veya on adet kadar el arabası tekerleklerinin küçüklerinden getirmişti. Bir gün bu tekerleklerden iki tane alarak, Hasan abinin yanına gittim ve onları gösterdim. Hasan abinin birden aklında, bir icat peydahlandı. Bizim üç tekerlekli arabanın arkasına tahtadan bir uzantı yaptık ve bu tekerlekleri taktık. Bizim arabamız diğerlerine göre Tır gibi olmuş ve arkada iki kişi daha taşımaya başlamıştı. Daha sonraları bunu 25 kuruş karşılığında zaman zaman kiralamaya başladığımızı ve iyi harçlık çıkardığımızı, şimdilik gizli tutuyorum. Mevsimlerden yaz başlangıcıydı. Hasan abiyi araba binmek için evinden çağırmaya gitmiştim. Ancak annesi Fatma teyze, kendisinin çok hasta olduğunu ve yerinden kalkamadığını söyledi. O gün çok üzülmüştüm ben de eve kapandım ve dışarıya çıkmadım. Daha sonra Hasan abiyi hastaneye götürdüklerini öğrendim. Kendisi sanırım o zamanlarda 13 yaşlarındaydı. Üç gün sonra zatürre hastalığından öldüğünü öğrendiğim de acı ve üzüntüyü o gün, küçücük kalbimin derinliklerinde hissettim. Uzun bir müddet babası İsmail aganın yapmış olduğu arabaya binmedim binemedim… Fakir köyümün, Fakir insanları o yıllarda sadece tütüncülük ve hayvancılık ile uğraşır. Gündüz yoğun çalışma temposu sonrası, bayanlar gaz lambalı evlerde komşularına maaleye gider. Erkekler en güzel sosyal etkinlik sayılan kahvelere kendilerini atarlardı. Bizler kahvelere girecek yaşta olmadığımızdan, cami yanında bulunan köy odasına girmek için Yatsı namazının bir an önce kılınmasını ve yaşlıların köy odasını boşaltmalarını beklerdik. Bu oda kimleri bağrına basıp ısıtmadı ki, kimlere kucak açmadı ki “Yolda kalan, çevre köylerden gelen kendi halinde kimsesizlerin ve köye gelen satıcıların hem karnı doydu hem içleri ısındı” Kimsenin kalmadığı zamanlarda bu oda da bizlerde, büyük ağabeylerimizin anlattığı masal ve hikâyeleri dinler, onlardan hayata dair en iyi tecrübeleri edinirdik. Oda da toplanmış olduğumuz bir gecede, Güvercin Taklası-Kömür saklama-Uzun Eşek ve Kibritçilik oynar Çarşamba akşamları bu oyunları kısa keser, haftada bir gece yayınlanan Türk Filmini seyretmek üzere Aliosman aganın kahvenin, dışarıdan, televizyonun en iyi görünecek cam önünü kapmak üzere yarışırdık. Kahve o kadar kalabalık ki dışarıdan gelen kapıyı zor açar oturmak için en az beş dakika ayakta göz gezdirir, diğerlerini sıkıştırarak otururdu. Bizler camdan, televizyona bakarken cam önünde oturan amcalara zaman zaman camın buharını silmeleri konusunda ricada bulunur, onlarda sağ olsun bizleri kırmazdı. O gece seyredilen Türk Filmi bir sonra ki Çarşamba gününe kadar herkes tarafından konuşulur, Cüneyt Arkın’ın kötü adamları nasıl dövdüğünden bahsedilirdi. Köy insanının kültüre aç, sosyalleşmeye hasret olduğu zamanlarda, Kel Habil aga bu hizmeti yerine getirme görevini kendinde görecek olmalı ki evinin altına bir Sinema açmıştı. Herkes o kadar heyecanlı ve sevinçliydi ki Köyümüz artık kasaba oluyordu. Bir sinemanın gelişi, insanlara o kadar güven vermişti ki bazı amcalar köyün küçük İstanbul olduğundan bahseder olmuştu. Kel Habil aga ikindi ezanından sonra JOMMER marka mavi minibüsüne yapıştırmış olduğu, film afişleri ve bağladığı megafonlarla, Alçak (Top sahası)meydanına gelmiş “Dikkat Dikkat Bilalın Oğlu Doğan Bu Gece Sinemamızda, Serdar Gökhan-Sevda Ferdağ-Ömercik…”gibi film artistlerini sayar herkesin ilgisini çekmeyi başarındı. Yaz aylarında akşam saat dokuzda başlayacak olan sinemaya giriş iki buçuk kuruştu.Nakit olmayanlar için de kolaylıklar sağlanmış iki yumurta getiren de aynı şekilde filmi seyredebiliyordu.Evin altında tokat kapısına asılmış,Beyaz perde,yerler toprak ve saman karışımı sıva ile sıvanmış,yeteri kadar olmasa da yine iş gören tahta yeşil boyalı sandalyeler, atmosfer o kadar güzel ki sinemada olmak bir ayrıcalıktı. Dişçi Azizin Selim iki buçuk kuruşları ve parası olmayandan ikişer adet yumurtayı topladıktan sonra Habil aga filmi çevirmeye başlar,pür dikkat sessizce filmin izlendiği bir sırada,film kopar ,aniden karanlık olur,hep bir ağızdan “MAKİNİST Hooop MAKİNİST” sesleri yükselir tatlı tepkiler ortaya koyulur, kısa zamanda filme geri dönülürdü. Sinemadan çıktıktan sonra bizler kendi aramızda öğrenmiş olduğumuz dövüş tekniklerini arkadaşlar üzerinde hafifçe tecrübe eder bazımızın lakabı Cüneyt Arkın bazımızın Ferdi Tayfur bazımızın da Serdar Gökhan olur, mutluluktan uçardık. Şu an süt toplama merkezi olan bina Emin Sali ve oğulları Recep ile Kemal tarafından işletilen,Köy kahvesi ve Gençlerin kahvesi olarak hizmet etmeye başlamıştı. Bundan sonra en azından geceleri sokaklarda soğukta yaptığımız sohbetleri artık burada yapacaktık.Daha sonraları burası köyümüzün orta okulu olmuş okul Müdürü Şinasi hoca eğitiminde bir çok arkadaş en güzel eğitim ve öğretimin temellerini buradan almış olacaklardı. Bizler ilkokulu bitirmiş artık kendimize yön çizme zamanlarımız gelmişti. Ancak genel bir gelenek olan hatta gelenekten de öte kurallaşmış bir düşünce halini almış, Kur’an, Siyer ve Fıkıh derslerini öğrenmek üzere Camii yanında bulunan Kur’an Kursuna kayıt olmuştuk.Hocamız İbrahim Aydemir’in disiplinli ve bilgili eğitimi ile yeni bir döneme başlamanın heyecanı içerisindeydik. On bazen Onbeş dakikalık teneffüslerde,cami bahçesinde ,bazen çelik çomak,bazen saklambaç,oynar bazı arkadaşlarda,bahçede bulunan ve etrafını dört kişinin kollarını açarak kavuşturduğu,kalın koca Kavağın gölgesinde sohbet ederdi.Zaman zaman da orta okula gidenlerin beden derslerinde yaptığı hareketleri ve maçları izlerdik. Yeni dönem başlayalı üç ay kadar olmuştu. İbrahim hocamız disiplini daha da sertleştirmiş, ezberini yapamayanlar için yeni yeni cezalar üretiyordu. Sınıfın girişinde bulunan ve içeriyi muntazam ısıtan odun sobasını doldurur, en sıcak seviyeye geldiğinde, ceza alan mercimek Recep’in Cahit-tenekeci Alinin İdris,(rahmetli) Hidayet-Helvacı Habilin Şevki, Kösenin Numan-Ben ve diğer bazı arkadaşlar, sobanın önüne geçer sayısı belirsiz Çök-Kalk hareketleri yapardık. Verilen bu ceza sonrası ertesi gün ezberimizi en iyi şekilde çalışırdık. Ancak bir ezber biter diğerinde takılır, yapamazdık. Yine aynı şekilde alınmış bir ceza sonrası Numan ve Hidayet arkadaşımız iki sıra arasında sınıfın arka kısmında çök-kalk yaparken Numan birden yere yığılmış, İbrahim hoca panik ve telaş içerisinde koşarak gelmişti. Numan yarı bilinçsiz gibi davranıp ayaklarının tutmadığını, başının döndüğünü mırıldanıp o gün hocayı ikna etmiş ve bir müddet bizleri de bu cezadan kurtarmış olacaktı. Çök-kalk cezası bitmiş fakat yerine daha acılı ve sert olan kızılcık sopası cezası gelmişti. Ezberini yapamayan hocanın masasının önüne gelir her ele üç adet sopa darbesi yer ertesi güne kadar sopanın izleri ve acısını hissederdi. Masa üzerinde bulunan kızılcık sopası ile bir gün, teneffüste oynarken sopa kırılmış panik içerisinde ne yapacağımı şaşırmıştım. Sopayı alarak yine kırıldığı yere monte eder gibi yapıp masa üzerine bırakmıştım. Hoca derse başladıktan bir müddet sonra, el alışkanlığı olsa gerek sopayı aldı ve kendi bacağına doğru salladığında sopanın bir parçası yere düşmüştü. Eyvah hoca sopayı kırmıştı.Ancak kırdığını kabul etmeyerek bizlere dönüp sert bir biçimde “Kim kırdı bu sopayı” dedi.Sınıfta bir müddet sessizlik olmuş kimse bir şey söylemiyordu.Sonunda suçumu kabullenmek zorunda kaldım.Yoksa tüm sınıf benim yapmış olduğum kabahatten zarar görecekti ve ayağa kalkarak,kısık bir ses tonuyla “Hocam kaza ile oldu ben kırdım” deyiverdim. Hoca “ tamam otur yerine” dedi ve derse geçti. Bu sessizliğin bana bir ceza getireceğini tahmin etmekteyken hoca “ Bu sopanın aynısını üç gün içinde yapıp getir” dedi.Sınıf olarak biraz rahatlamıştık en azından üç gün sopa korkumuz olmayacaktı.
Üç gün sonra pırnal dalından yapmış olduğum sopayı getirip hocanın masasına bıraktım ve yerime oturdum. Derse başlarken masa üzerinde ki sopayı hoca görmüş ve beni yanına çağırmıştı. Herhalde yeni sopa için bana teşekkür edeceğini beklerken “Aç elini sende bir deneyelim” dedi ve her iki elime birer tane vurdu. Meğer kendi yaptığım sopa ile kendi cezamı vermek istediğini daha sonra anlamıştım. Bir musibet bin nasihate evladır sözü demek ki tecrübeler neticesi söylenmiş. İnsanoğlu nedense bazı gerçekleri ilerleyen zamanlarda görebiliyor. Hocamızın bize verdiği cezaların, aslında hayata hazırlamak olduğunu geç olsa da anladım. Şu an karşımda olsa iki elini öper helallik isterdim. Bizlerin yetişmesinde emeği geçen tüm öğretmen, hoca ve bizlere öncülük yapmış örnek olmuş insanlara binlerce teşekkür ederim. Nacizane anıları yazarken, o günlere ve güzel Gürçeşmeme hasretimi, sizlerle paylaştıkça, yaşam sevincim bir o kadar daha artmakta, yarınlara daha umutlu bakmaktayım. Hey! Köyümün güzel insanı, köyünü sensiz bırakma, o köy ki ne heyecanlara, ne güzelliklere şahittir. Her geçen gün Atadan kalan anıları sana, Senden kalan anıları torunlarına aktaracaktır. Bizler göç edip gitsek de, Gürçeşme yaşayacak, yaşatılacaktır.
Hepinizi saygı ve en içten muhabbetle selamlarım.
25.01.2007 Zikri ÖZTÜRK Köy Sevdalısı
|
BU YAZIYA YORUM YAZ
|
|