|
|
YILLANMIŞ ANILARIM.
|
|
|
ÖZLEDİĞİM KÖY MEVSİMLERİ
Sağlıklı yaşanan her mevsimde ayrı bir lezzet, ayrı bir mutluluk, mutlaka bulunur. Kırlarda ki çimenlerin ve ağaçların yapraklarında ki o yeşil tonun, solgunlaşmaya başladığını gördükçe, ilkbaharın son günlerini yaşamakta olduğumun farkına varıyorum. Okulun bu gün son günü, öğleden sonra karneler dağıtılacak, kim geçmiş kim ikmale kalmış bu o kadar önemli değil. Önemli olan 4. sınıfa kadar olanlar, bir sonraki sene yine aynı heyecanla, okul bahçesinde toplanacak, ancak 5. sınıfı bitirenler, öğretmeninden, arkadaşlarından ayrı kalma kaygısıyla, yine hüzün içerisinde, kızlar ağlamaklı, erkekler kendilerini neyi beklediğini bilmeden hem sevinçli hem de ilkokulu bitirmenin gururu içindeler, dile kolay koskoca 5 yıl, en güzel anılarla ve heyecanlarla bitmiş.
Okullar kapanır kapanmaz herkeste bir iş telaşı başlıyor. Yaz tatili ya o yıl bende farkına varmadan (rahmetli Mesture hacı) hacı İbrahim dayımın ineklerine çoban oluyorum. Henüz 9–10 yaşlarındayım. Demek ki bu yaşlarda insan işe yaramaya başlıyor. Tarlalar salma olmadan ilk günlerde, inekleri yurtluk bölgesinde güdüyoruz. O zamanlar tarlalarda birçok kızlı erkekli inek güden insanlar oluyor. Salma başladığında, çobanlar yavaş yavaş, Akkaya Sırtına, Küçük Havdana, Göçüklüğe, Büyük Havdana, Çat Dereye, Havuz Yanına doğru açılmaya başlıyor. Karşı Mahalle çobanları genelde, Büyük Havdan tarafına (Yukarı male) Yük üstü ve Aşağı Mahalle çobanları ise Küçük Havdan ve Göçüklük tarafına çıkıyorlardı.
Yine oksijeni bol ılık bir yaz sabahı mahalle çobanı Naci Aga, Çoban memetin kahvenin önünde, toparlamış olduğu keçileri, meraya çıkarmak üzere hazırlanıyor. Ben de gözlerim yarı açık vaziyette, dayımların yukarı mahallede ki evine doğru yol alıyorum. Hacı Yengem bu sabah yine sütlü papara yapmış, ben kaşığı sallarken “Karnını iyice doyur kızanım İnekleri sonra salarız, aç aç gitme “ nidasıyla, yine anne şefkatini gösteriyor. Dama doğru inerken, bakıyorum, o günkü erzak torbam, dam kapısının yanında ki paslı çiviye asılmış, İçinde ne var ne yok diye bakmıyorum bile, biliyorum ki tarlada alınan her gıdanın lezzeti ayrı, boynuma taktığım torbamın sağlam takılıp takılmadığını kontrol ederken ineklerde bu sırada bahçeye çıkmış, gidecekleri yeri bilirmiş gibi sorgusuz sualsiz çay yoluna yöneliyorlar. Bıçkının oraya vardığımızda yolda tek sıra olmuş, İneklerden çobanlarını da tanımak mümkün oluyor. Topçu Salinin Emin, Kara İbramın Amet, Şaban Ametin Rami, Sırtmaç Alinin İsmal, Kıldır Sülman,Hamidoğlu Recep,sadece görünenler.Saap Derenin üstünden İğişi İbramın tarlaya doğru ,inekleri bırakan,Gaga Velinin yan tarla da bulunan koca meşenin gölgesi altında toplanıyor.Çobanların lideri yine bizlerden büyük olan Şaban Ametin Rami ile Topçu Salinin Emin ,İneklerin gideceği ve otlayacağı alanları belirleyip,bizler arasında inek çevirme konusunda görev taksimi yapıyor.Bazen Küçük Havdanda ,Bazen Göçüklükte öğlen molaları verilip,yiyecek torbaları ortaya açılıyor, en gözde, bir somun ekmek ortadan yarılarak ,içine yağda kırılmış toz biberli yumurta,genelde herkesin torbasından çıkan yemek,yanında domates,salatalık,keçi ve inek sütünden yapılmış peynir,kuru soğan, ortam,kalabalık olunca sofra da bir zengin duruyor ki sormayın.En tatlı en zevkli yenilen öğle yemeğinden sonra ,inekler yatışmaya başladığında ,en çömez olan bizlerden iki kişi ineklerin başında kalıyor. Ağabeylerimiz Geçemek Köprüsüne, balık tutmaya ve yaz günü serinlemek için suya girmeyi gidiyorlar. Öğlen sıcağı hararetini azalttığında İnekler kalkmaya, çayırlara doğru çıkmaya başladığında Küçük Havdanda orak biçen Manav Hasan, Skodacı Amet,Acamet Osman,Macın Amet, stres atmak için olsa gerek sırayla bir “Heeeyt Oooooop” çekiyor ki otluyan İnekler ve Keçiler ,pür dikkat kesilip birkaç dakika ara veriyorlar.
Göçüklükten ayrılmış Asmalı Ametin yerlerinden Golenin Suluklarına, oradan da Mollasan Salinin gündöndü (Ayçiçeği) tarlasına geçiyoruz. Gündöndüler biçilmiş tarlalarda zarar sayılabilecek ekili fazla alan kalmamış. İneklen yayılırken bizlerde yedi veya sekiz kişilik gurup meşe gölgesine oturuyuroz.Topçu Salinin Emin bir usta görüntüsüyle eline aldığı çakı ile gündöndü sopalarını eşit ve şekilli parçalar halinde keserek bizlere araba yapıyor,bizim için yapılan bu arabalar şimdinin ,pilli arabalarından çok daha lüks ve görkemli,kimisine taliga kimisine İspanyol adı verilen bu arabalar, kırılmasın diye yollara bile çıkarılmıyor,göstermelik omuzlarımıza atarak ,akşam dönerken bizi hayran hayran izleyen diğer çocuklara hava atıyoruz.
Bir başka gün inekleri Büyük Havdandan ,Çatdereye ,götürme niyetiyle, Delibayırdan,Bağlık Ardına doğru yol alıyorum.Bağlık Ardı ,sabah sabah bir şenlik havasında sanırsınız.Acamet Ali ,Mustafa Avcı,Kenarın Sıtkı ,Deli Üseyinin Amet,Tenekici Alinin İdris,Keke İsmalin Mustafa,Emin Salinin Kemal,Pire Cayit,Kavun Alinin Mustafa ve daha bir çok ,İnek ve Keçi çobanı ,neşeli sabah türküleri söyleyerek,Kavacık sırtından ,Büyük Havdanda bulunan Seyidin Havuzuna doğru ilerliyor.Öğle saatleri ,otlatılan hayvanlar ,Seyidin Havuzunda sulandıktan sonra ,Cin fikirli bir arkadaşımız, serinlemek için havuza girme teklifini ortaya atıyor.Tabi ki Haziran sıcaklarında bu teklif herkese çok cazip geliyor ve hurra ,havuza girmeye başladığımızda ,çevrede orak biçen Deli Berber ve Kıldır Hasanın sert bir ses tonu ile “Çıkın len ordan şimdi geliyoz” nidası bizleri kendimize getiriyor.Kafalara konmuş bir kere ,bu sıcaklar başka türlü çekilmez.Oradan İğreğe iniyoruz.Mübarek su o kadar berrak ki ,insanın kana kana içesi geliyor.İğrek bizler için o zamanın ,Kocasık denilen dağ plajı, çobanlardan ziyade köyde işini bitirenler dahi o cümbüşü seyretmek biraz da serinlemek üzere soluğu orada almış.
Ben de biraz yükseklik fobisi var, ben kenardan suya girmeye çalışırken, yaklaşık BEŞ metre yükseklikten “Şaldııır”diye bir ses duyuyorum. Suyun içine baktığımda Kenar Hasanın Sıtkı, doğma Trablem atlayıcılarına taş çıkartırcasına suyun derinliklerinden çıkıyor ve arkasından nice cesurlar tek tek aynı yükseklikten atlıyor ve o günün zevkini doyasıya yaşıyorlar.
Bir yıl boyunca tüm çocukların ve gençlerin beklediği Biga Panayırına beş gün kaldığını ağabeylerimizin konuşmalarından öğreniyorum. O günden sonra dayıma sık sık panayırla ilgili sorular sormak usulüyle, beni gönderip göndermeyeceğini anlamak üzeri, küçük zarflar atıyorum. Panayıra gidebileceğim sinyallerini aldıktan sonra kendimce maddi destek planları yapmak üzere, Anneannemden, annemden, dayımdan Sabah ve Akşam olmak üzere her gün harçlık istiyor, verilen harçlıkları, tahta ayakkabılıkta bulunan eski, Soysal marka kara lastiklerin içinde saklıyorum. Rahmetli Anneannem para yerine bana her gün iki yumurta veriyor. Akşam olunca Alattin Aganın dükkânında bu yumurtaları, nakite çeviriyor, yine benim bankam ve kumbaram olan lastik ayakkabıların içine biriktiriyorum.
Eğlence için panayırların en uygun günü ikinci gündür. Nihayet panayırın ikinci günü. Köyden tek minibüs kalktığı için çok erken kalkıp ilk servislere yetişmeliyim ki panayırda daha çok vakit geçirmeliyiz. Küçük Yusufun İdayet,Aptişin Nemci,Sırtmaç Alinin İsmal, Memet Çavuşların Hasanın Amet,Karagöz İsmalin İbiş,Sami Çavuşun Rami ,minibüsün yanında buluşuyoruz.Hepimiz öyle heyecanlıyız ki yılda bir de olsa hem panayır görüyor hem de şehre iniyoruz.Panayır yerinde minibüsten indiğimizde sanki harikalar dünyasında gibiyiz bir müddet şaşkınlığımızı üzerimizden atamıyoruz.Kendimize geldiğimizde ilk işimiz ,Kocabaş Çayı kenarında bulunan ,mobiletçi ve bisikletçilerin yanına gitmek oluyor.Büyük boy üç tekerlekli bisikletlere 250 kuruş veren herkes biniyor.Oradan ayrılıp iç kesimlere doğru geçtiğimizde ,Kasnakçılar,Langırtçılar,Penaltıcılar,Atlı karıncalar,Uçan salıncaklar,sanki bizler için tasarlanmışçasına ,bir çok oyun gereçleri var.Bir ses birden dikkatimizi çekiyor.”3 gole malbora ,3 gole malbora” Kendimizi gösterebilmek için bir lira verdiğimiz penaltıcının birinde .var gücümüzle topa vuruyoruz.Ama nedense üçüncü şutlar ya havaya gidiyor yada kaleci tutuyor.Yine elimiz boş,diğer alanlarda gezintiye çıkıyoruz.Öğlen olmuş karnımız acıkmış.Panayır ya muhakkak panayır köftesi yemek gerek.Kel Abilin panayır yerinde kurduğu duvarları hasırdan,tahta sandalyeli köfteci standında ,karnımızı doyurarak ,ayrılıp, çukulatalı ve sade karışımlı dondurmayı yedikten sonra ,kendimize panayır çakısı ve panayır düdüğü almak üzere , setin öbür tarafına geçiyoruz.Zaman zaman yakın köyden tanıdığımız arkadaşlarla karşılaşıp hasret giderirken bu arada panayırın güzelliği hakkında kritiklerde yapılıyor.
Zaman o kadar çabuk geçmiş ki hava kararmaya başlamış. Köy minibüsünü kaçırmamak için hızlı adımlarla, gezilmeyen yerlerde bir çırpıda geziliyor. Elimizde panayırdan kar kalan bir düdük bir çakı ve bir gözlükle, bir yıl sonra yeniden gelme umuduyla, hüzünlü bir şekilde köyün yolunu tutmaktayız.
Ertesi gün yine aynı hayat aynı köy havası hoş geldiniz dercesine bizi kucaklıyor. Dilsiz olan o dağ, o tarla ve o ağaçlar sanki bir gün bizlerden ayrı kaldıklarına üzülmüş gibi. O gün rüzgâr bir başka esiyor. Ağaçlar yapraklarını bir birine çarparak, fısıltı çıkarıyor. Demek ki bizleri gördüklerine onlarda seviniyor. Yalnızlıklarını bizlerle paylaşıyor ve bizlerle bütünleşip, bizlerle yaşıyorlar. Sonsuza, Bizler olmadan gideceklerini onlarda biliyorlar.
Hey Köyümün dağı, taşı, tarlası, yeşeren ağacı, uçan kuşu, sizlerden ayrılalı 20 yıl oldu. Sanmayın sizleri unuttum, sanmayın size hiç dönmeyeceğim. Esen bir Lodosta kokunuz bana geliyor. Belki o yıllarda ki insan kalabalığını ve sıcaklığını göremeyeceksiniz, ama köy var oldukça, bizler, bizim çocuklarımız, torunlarımız size sahip çıkacaktır, buna inanıyorum.
Selam sana İniş Yolu altında ki Kör Kuyu, Selam sana Akkaya Taşı, Selam Sana Saap Derede ki Yıkık Değirmen, Selam Sana Sivri Dağı, Selam Sana Çınarlıkta ki Koca Çınar, Selam Size Arkadaşlar, Selam Sizlere beni tanıyan, tanımayan GÜRÇEŞMELİLER,
Hepinizi çok seviyor, her şeyin gönlünüzce olmasını temenni ediyorum.
Aliş Aganın Zikri
27.04.2007
|
 |
|
|